Çocuk yetiştirmek çoğu zaman çocuğu büyütmek, geliştirmek, yönlendirmek ve hayata hazırlamak olarak düşünülür. Oysa ebeveynlik yalnızca çocuğa ne öğrettiğimizle değil, onunla nasıl ilişki kurduğumuzla şekillenir. Çünkü çocuk, kendisine söylenenlerden çok, kendisiyle kurulan ilişkinin içinden büyür.
Bir çocuğu anlamanın ilk adımı onu değiştirmeye çalışmak değil, gerçekten tanımaya niyet etmektir. Çocuğun yalnızca fiziksel ihtiyaçlarını, okul başarısını ya da davranışlarını bilmek onu tanımak anlamına gelmez. Onun hayallerini, tercihlerini, korkularını, neye sevindiğini, neye kırıldığını, hangi durumda kendini güvende hissettiğini merak etmek gerekir. Bazen ebeveynlik, çocuğumuzla ilk kez tanışıyormuş gibi yeniden merak etmeyi gerektirir.
Yıllardır sıkça kullanılan “çocuğun seviyesine inmek” ifadesi, iyi niyetli görünse de üzerinde düşünülmesi gereken bir söylemdir. Çocuğun seviyesine fiziksel olarak inilir; göz hizasına gelinir, yanında durulur, ona temas edilir. Ancak duygusal olarak çocuğun seviyesine inilmez, çıkılır. Çünkü çocukların duyguları yetişkinlerden daha küçük, daha önemsiz ya da daha eksik değildir. Aksine duyguları yaşama konusunda çocuklar, yetişkinlere göre daha cesur ve atılgandır. Çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi anlaşılmaya, görülmeye ve duygularına alan açılmasına ihtiyaç duyar.
Çocuğun öfkesi, ağlaması, inadı, kıskançlığı ya da geri çekilmesi çoğu zaman yalnızca “davranış problemi” değildir. Bu davranışların arkasında görülmek isteyen bir ihtiyaç, duyulmak isteyen bir duygu ya da ilişki içinde karşılık bulamamış bir mesaj olabilir. Çocuk bir davranış sergilediğinde, yetişkinin ilk sorusu “Bunu neden yapıyor?” kadar “Bu davranışla bana ne anlatmaya çalışıyor?” da olmalıdır.
Bu bakış açısı, ebeveyni suçlamak için değil; ilişkiyi anlamak için önemlidir. Çünkü çocukla yaşanan birçok sorun, temelde bir ilişki sorunudur. Mükemmeliyetçilik bazen fazla övgü ya da eleştirinin sonucunda gelişebilir. İnatçılık, sınırlarına yeterince saygı duyulmayan bir çocuğun kendini var etme biçimine dönüşebilir. Ağlamak, anlaşılmayacağını hisseden çocuğun kendini ifade etme yolu olabilir. Kıskançlık, sevginin sınırlı olduğu korkusundan beslenebilir. Öfke ise çoğu zaman değersizlik, anlaşılmama ya da yargılanma gibi daha derinde duran duyguların dışavurumudur.
Bu nedenle ebeveynlikte davranışı hemen durdurmaya çalışmadan önce, davranışın altındaki ihtiyacı görmeye çalışmak gerekir. “Bu davranış çocuğum açısından nasıl anlamlı hale geliyor?”, “Bu davranış hangi ihtiyaca hizmet ediyor?”, “İlişkimizde bu davranışı besleyen bir şey var mı?” soruları, ebeveynin çocuğa daha derinden bakmasını sağlar.
Çocuk dünyaya geldiğinde kendini bir bütün olarak hisseder. Onun özü, merakı, cesareti, neşesi, duyguları ve tercihleri kendi bütünlüğünün parçalarıdır. Ebeveynin görevi bu bütünlüğü bozmak değil, çocuğun kendi oluşunu güvenle sürdürebileceği bir ilişki alanı kurmaktır. Ancak bazen farkında olmadan çocuğun bütünlüğüne zarar veren tutumlar geliştirebiliriz.
Çocuğa küsmek, “Benim istediğim gibi olmazsan sevgimi alamazsın” mesajı taşıyabilir. Kıyaslamak, “Ancak başkası gibi olursan yeterli olursun” duygusunu oluşturabilir. “Beni üzme”, “Öğretmenini üzme” gibi duygu yükleyen cümleler, çocuğa yetişkinlerin duygularından kendisinin sorumlu olduğu mesajını verebilir. “Bunda ağlanacak ne var?” ya da “Buna mı üzüldün?” gibi küçümseyici ifadeler, çocuğun duygusunu paylaşmaktan vazgeçmesine neden olabilir.
Benzer şekilde sürekli övgü, eleştiri, etiketleme, ödül-ceza mekanizmaları ya da fedakârlık anlatıları da çocuğun kendi iç motivasyonunu ve benlik algısını zedeleyebilir. “Zeki kızım”, “uslu çocuğum”, “yakışıklı oğlum” gibi iyi niyetle söylenen etiketler bile çocuğun kendisini bir sıfata bağlı olarak değerli hissetmesine yol açabilir. Oysa çocuk, bir sıfatı taşıdığı için değil, var olduğu için sevilmeye ihtiyaç duyar.
Bağlanma da tam bu noktada ebeveyn-çocuk ilişkisinin en temel alanlarından biridir. Çocuğun bakım veren kişiyle kurduğu erken dönem ilişki, onun dünyayı güvenli bir yer olarak algılayıp algılamamasını etkiler. Çocuk duygularına tutarlı, sıcak ve duyarlı yanıtlar aldığında güvenli bağlanma gelişir. Böyle bir çocuk anne babasının sevgisinden daha emindir, destek almayı ve destek vermeyi öğrenir, hayır diyebilir, ilişkilerinde kendini daha güvende hisseder.
Duygularına karşılık bulamayan çocuk ise zamanla duygularını saklamayı öğrenebilir. Tutarsız karşılık alan çocuk, sevginin her an gidebileceği kaygısıyla büyüyebilir. Bu nedenle ebeveynin mükemmel olması gerekmez; ancak çocuğun duygusuna düzenli, samimi ve onarıcı biçimde dönebilmesi çok kıymetlidir. Her ebeveyn hata yapabilir. İlişkiyi güçlendiren şey hiç hata yapmamak değil, hatadan sonra çocuğa yeniden dönebilmektir.
Çocuğa iyi gelmenin yolu, ona sürekli bir şey vermekten değil; çoğu zaman onda zaten var olanı almamaktan geçer. Cesaretini, merakını, açık sözlülüğünü, anda kalma becerisini, güvenini ve neşesini koruyabilmek ebeveynliğin en kıymetli taraflarından biridir. “Dikkat et düşersin”, “Sen dur ben yapayım”, “Bunu yapamazsın” gibi cümleler kimi zaman koruma niyetiyle söylenir; ancak çocuğun kendine güvenini ve deneme cesaretini azaltabilir.
Elbette çocukların sınıra ihtiyacı vardır. Ancak sınır; bağırmak, korkutmak, cezalandırmak ya da sevgiyi geri çekmek değildir. Sağlıklı sınır, çocuğun anlayabileceği, ilişkiyi zedelemeyen, mantıklı ve tutarlı bir yapı sunmaktır. Çocuk sınırın neden var olduğunu anlamaya başladığında, sınır onun iradesini kıran bir engel değil; gelişimini destekleyen güvenli bir çerçeve olur.
Ebeveynlikte asıl mesele çocuğu kusursuz hale getirmek değildir. Asıl mesele, çocuğun kendini olduğu haliyle değerli hissedebileceği, duygularını ifade edebileceği, hata yaptığında ilişkiyi kaybetmeyeceğini bileceği bir alan oluşturabilmektir. Çünkü çocuk, en çok da ilişki içinde büyür.
Bu nedenle zaman zaman durup kendimize şu soruları sormak iyi gelir:
“Benim çocuğum gerçekten kim?”
“Onu ne kadar tanıyorum?”
“Güçlü yanlarını görebiliyor muyum?”
“Duygusunu düzeltmeye çalışmadan önce duyabiliyor muyum?”
“Onu kendi hayallerime göre şekillendirmek yerine, kendi hayatını kurması için nasıl destekleyebilirim?”
Çocuk yetiştirmek, biraz da kendini yetiştirmektir. Çünkü çocukla kurduğumuz ilişki, kendi çocukluk deneyimlerimizden, bağlanma biçimlerimizden, eksiklerimizden, korkularımızdan ve beklentilerimizden bağımsız değildir. Çocuğa bakarken kendimize de bakabildiğimizde, ebeveynlik yalnızca çocuğu büyüten değil, yetişkini de dönüştüren bir yolculuğa dönüşür.
Vivamor Satır Arası’ndan bugüne kalan cümle şu olsun:
Çocuğun seviyesine fiziksel olarak inilir; duygusal olarak çıkılır. Çünkü çocuk, düzeltilmesi gereken eksik bir varlık değil; görülmeye, anlaşılmaya ve kendi bütünlüğüyle büyümeye ihtiyaç duyan bir insandır.

